Türkiye'deki mevcut sistem, tamamen insan haklarını, yaşam hakkını gasp üzerine kurulu bir sistem. İnsanın yaşam hakkı başta olmak üzere tüm haklarını gasp etmekte hiçbir sınır tanımadığı gibi, bazen gizlemekte bazen de meşrulaştırmakta hiçbir sakınca görmüyor. Bu özelliğini yaşamın her alanında her an bariz biçimde görmek mümkünken, en fazla da emekçilere yaklaşımında görürüz.
Ortadoğu coğrafyasında her muhalefet büyük zulümlerle bastırılmıştır. Bugün üzerinde yaşadığımız topraklara çok emekçinin, çok farklılık taşıyan kimliklerin, isyancıların, devrimcilerin kanı dökülmüştür. Sayısız ve isimli-isimsiz birçoğunun. Fakat bu da yaşamın bir diyalektiği; toplumlar, bireyler her ne kadar zulümle bağımlı hale getirilmeye çalışılırsa çalışılsın asla bir bütün teslim olmazlar. Toplumlar, emekçiler mutlaka kendi onurlu kimliklerini, kültürlerini, bağımsızlıklarını bir şekilde sahiplenip direnme gücünü geliştirirler.
Günümüzde de bu tarihi senaryonun çağa uyarlanmış biçimleri sahneye konuluyor. 'Bölünmez' ve 'Büyük' devlet sürekli halklara, emekçilere saldırıyor, her türden kimliği inkar ederek iradesizleştirmeye çalışıyor. Özünde toplumu bölüyor, parçalıyor. Korkunç bir haksızlık cenderesinde insanlar ezildikçe eziliyor. En çok da emekçiler.
Bunun son örnekleri daha tazedir belleğimizde. Bursa'daki maden işçilerinin sözde iş kazasıyla ölmeleri tam bir katliamdır. Bu katliamın sorumluluğunun bir özel şirkete ait olması gerçeği değiştirmiyor. Bir sistemdir, zihniyettir, devlet de olsa özel kuruluşlar da olsa aynıdır. Sistemin çarkları sonuçta emekçilerin canlarını, kanlarını, ruhlarını çiğneyerek dönüyor. Tuzla Tersanesi'nde süreklileşmiş, artık neredeyse olağan hale gelmiş 'iş kazaları' da aynı çarktır. TEKEL işçilerini işinden eden ve buna karşı tavrını örgütlü ortaya koyduğunda işçilerin üzerine tüm şiddetiyle saldıran da aynı çarktır. Ve daha onlarca, yüzlerce örnek vermek mümkün.
Bunlar yaşamın bir gerçeği olarak yaşanıyor. Herkesin şu ya da bu biçimde, direkt ya da endirekt tanık olduğu gerçekler. Gerçekleri bu biçimiyle anlatmaktan daha önemli olan ise her açıdan -devlet eliyle ya da özel şirketler eliyle- katliam yaratan bu sistemi nasıl aşacağımızın tartışmasını yürütmek, bunun örgütlülüğünü ve eylemselliğini geliştirmektir. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında, hala bu temel halkadan tutarak tüm emekçileri (işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar, işsizler vb.) ortaklaştırarak gerçek kimliği ve hakları ile buluşturacak bir örgütlülüğü geliştiremedik. Özgür emek ve emekçiliği geliştirmek, bizim esas stratejimizdir ve bu aynı zamanda kendi sistemini yaratma gerçeğidir.
Elbette ki gelişen birçok eylem, örgütlenme kendi içinde böyle bir amacı taşıyor. Bunu ne reddedebiliriz, ne de inkar. Ancak amacı uygulamada kullanılan yöntem, iktidar ve devlet zihniyetlerinden koparak mücadele stratejisini geliştirmek ve alternatif emekçi sistemi konusunda net olmak belirleyicidir. Nitekim belirttiğimiz gibi emekçiler, halklar bu topraklarda tarih boyunca ve günümüzde nice eylem, nice direniş geliştirmiştir. Ancak egemen sistem hala hoyratça kendi varlığını sürdürmekte ve üstelik de büyük bir yoksul, işsiz kitlesini her zaman elinin altında tutarak emekçilere karşı tehdit olarak kullanmaktadır.
Demek ki sorun sadece örgütlenmek, sadece eylem geliştirmek, iktidardakilere, patronlara baş kaldırmak değildir. Sorunun bir yanı bunlar olmakla birlikte, daha da önemli yanı, eylemin-başkaldırının amacının, zihniyetinin egemen sistem dışında gelişmesi ve kesinlikle kendine ait bir sistemi yaratma içeriğinde olmasıdır. Yani sistemin içinde ama sistemin dışında bir zihniyetin sahibi olarak örgütlenmek ve mücadelemizi geliştirmek zorundayız.
Emekçinin kendi anlamlı hakikatini ve sistemini yaratması, bu doğruyla bütünleşmesi ve bu doğru temelinde örgütleme yeteneğini geliştirmesiyle direkt bağlantılıdır. Egemen sistem neresinden bakarsak bakalım toplumla tam bir savaş halinde. Toplumun her yerinden kan akıyor. Kürt coğrafyasında yürütülen savaşla silahlar kullanılarak zaten onbinlerce insanın kanı döküldü, hala kan dökülmeye devam ediliyor. Bu savaşın dışında, toplumu tam bir karınca yığınına dönüştürerek, insana değer vermeyerek de binlerce insanın kanı dökülüyor. Bir de bu karmaşıklığın yarattığı ruhsal kanamalar, manevi yok oluşlar da cabası.
Genel anlamda bu savaş haline, özel olarak emekçi katliamlarına dur demek en başat görevdir. Emekçiler kendi sorunları kadar tüm toplumun sorunlarına çözüm olmak üzere harekete geçebildiklerinde, daha güçlenecekleri gibi bu vahşi sistemi aşmada stratejik bir rol oynayacaklardır. Yeter ki zihinlerimizi, örgütlülüklerimizi, eylemlerimizi sıkıştırılmışlıklardan, salt güncellikten, darlıklardan çıkartabilelim. O zaman bu her anlamda gelişen vahşetin, katliamın kurbanları, mağdurları olmaktan çıkabilecek ve özgür emekçiler olabileceğiz. Böylelikle yaşam ve emek katliamına dur diyeceğiz ve kendi sistemimizi yaratacağız. Bize gereken de budur.
Kaynak: Günlük
Yorumlar
Yeni yorum gönder