"Sağlık politikaları hastanefobisine ne zaman çare olacak?" / Elif SUDAGEZER

Hastaneye gitme fikri beni oldum olası korkuturdu ama bendeki bu fobi
son yıllarda azami düzeyde. İstanbul- Avrupa yakasında ikamet ettiğim
dönemler yılda 2-3 defaya denk gelmek suretiyle gece hasalanır ve
kendimi gecenin bir yarısı koluma giren bir kaç yakınımla birlikte
hastanede bulurdum. Karşılaştığım manzara ise "hastane fobimi" oldukça
haklı kılar nitelikteydi. Sesimi tamamen kaybettiğim-geçici süre ile-
mezuniyet gecesi ertesinde hastaneye gittiğimde, agresif bir ses beni
tabir-i caizse kovdu ve durumumun hiç de acil olmadığını söyledi. Tabii
ki sesim olmadığı için isyan bile edemeyen ben, arkadaşlarıma mesajlar
yollayarak derdime çare aramaya devam ettim o gün. Düşme sonucunda
ayağımın çatladığı bir akşam ise, hakkımda yasal bir işlem olması
ihtimalini engellemek için adını veremeyeceğim bir hastanedeki doktor,
tek ayağımla takılmamı ve tek ayağımın sağlam olduğunu söyledi alaylı
bir şekilde. Eğer ortalığı birbirine katmasaydım muhtemelen bir film
çekilmeyecekti, içinde bulunduğum vaka acil kapsamına girmediği için...
Neyse ki zar zor atlattım o geceyi ve tabii ertesi gün özel bir
hastaneye gidip ayağıma neler olduğunu ancak o hastanede öğrenebildim.
Bu olaylardan sonra, ne olursa olsun hastaneye gitmemek için söz verdim
kendime. Tabii bunu pratiğe uygulamak düşünüldüğünden daha zor çünkü
her gün toplu taşıma aracı kullanan metropol insanlarıyız
nihayetinde... Günde binlerce mikrop ya tepet geçiyor ya da tam isabet
ediyor bize...Dünün talihsizi ise bendim. Baş, boğaz, kulak, diz ve
bacak ağrısı derken bir anda hastalığım dayanılmaz boyuta geldi.
Kısacası, kabuğunun ağırlığı yetmezmiş gibi bir de yük taşıyan
kaplumbağanın bile empati gücü yetmezdi durumumu anlamaya ama yine de
gitmeyecektim hastaneye ve özellikle de acil servise...
Sonrasında, yoğun teşvik ve yoğun bir kulak ağrısı, yeminimi bozdurup
beni Anadolu yakasında bulunan ve ücretsiz muayene olabileceğim bir
hastanenin acil servisine götürdü. Binbir korku vardı hem de hastayken
daha da duygusallaşıyordu ya insan o da tuz biber ekiyordu bu ruh
halime... İçeriden bir bağırış sesi gelince, etrafımdakilere o sesin
doktora mı yoksa hastaya mı ait olduğunu soruyor, cevap hasta olunca
rahatlıyordum bir nebze... Derken içeri girdim. 30 saniyelik bir
tedaviden, üzerinde 4 ilaç ismi yazan bir reçeteyle çıktım. Eczaneden
ilaçlarımı alırken hala doktorun "Canım, cicim" şeklinde hitabını
şaşırarak geçiriyordum aklımdan. Elbette ki ideal iletişim hastaya o
şekilde bir hitap değildi ama en azından azar işitmemiştim ve bir
reçete sahibi olarak çıkmıştım dışarı. Sanki piyangoda büyük ikramiye
bana vurmuş gibi sevindim, neredeyse halsizliğime rağmen hoplayıp
zıplayacaktım. Sonra ilaçlarımı alıp nöbetçi eczaneden, doğruca
yatağıma koştum. Peki, şu an kendimi daha iyi hissediyor muyum? Hayır
ama biliyorum ki bu ilaçların bir yararı dokunacak eninde sonunda...
Yukarıda bahsettiğim kısmı işin olumlu yanı, olumsuz yanı ise çok daha
büyük. Muayene için kuyrukta beklerken, sıradaki herkesin birden çok
daha fazla kötü anektodu vardı sunacağı muayene süreçleri, doktor,
hastane ve tedavilerle ilgili. Herkesin 'Ya muayene etmezlerse' gibi
bir korkusu vardı. Evet, ben dün bana ilaç yazacak bir doktor bulmuş
oldum. Ama biliyorum ki benden daha acil muayene ihtiyacı olan bir grup
insan eş zamanlı olarak tedavi olmadan tabir-i caizse kovulmaktaydı
hastaneden benim ilaç yazdırdığım dakikalarda...
Diyebileceğim tek bir şey var: Sağlık önemli... Politik oyunlardan,
siyasal duruşlardan, sıkça kullanılan soyut kavramlardan ve daha bir
çok şeyden... Sağlık olmazsa toplum olmaz, toplum olmazsa da
beğendiğimiz desteklediğimiz veya bir tğrlü destekleyemediğimiz
partiler de... Bir ilçenin tek bir camisi olabilir ama gece hastalanan
kişi derdine derman bulamıyorsa o zaman dönüp bir daha bakılmalı ne
değişmeli diye...
"Bianet" te yazdığı yazısıyla Mustafa Sütlaş, sağlık alanındaki
eksiklerin sırasıyla bizi de nasıl etkileyeceğini ve sürecin bütün
olarak görülmesi gerektiğine değinmiş:

http://bianet.org/bianet/medya/116722-saglik-sistemi-daralirken-sira-siz...

Sağlık Sistemi Daralırken Sıra Size de Gelecek

Verem hastaneleri, lepra hastanesi, fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesinin dönüştürülmesinin ardından Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ndeki kronik hastalar hastaneden çıkarıldı.

 

Hemen herkesin bildiği ve pek çok kişi tarafından sıkça anlatılan bir olayın doğrusunu öğrendim. Sizlerle de paylaşayım:

"Gazetecilik yaşamım boyunca Alman teolog Martin Niemoller yolumu aydınlatan bir örnek olmuştur. Gençliğinde Yahudi karşıtı ve Hitler hayranıydı. Fakat Naziler Almanya'da gücü ele geçirdikçe gördü ki, Hitler sadece Yahudilerin değil farklı görüşte olan herkesin kökünü kazımaya çalışıyordu.

Niemoller karşı duruşunu ifade ettiğinde 1937'den 1945'e kadar Sachsenhausen ve Dachau konsantrasyon kamplarında tutuklu kalmıştı  ve neredeyse öldürülecekti. İşte kampta tutukluyken yazdığı bir şiir gençlik yıllarımda ilk okuduğumdan itibaren aklımdan çıkmamıştır:

İlk önce Yahudiler için geldiler / Sustum çünkü ben bir Yahudi değildim. / Sonra komünistler için geldiler / Sustum çünkü ben komünist değildim. / Sonra sendikacılar için geldiler /  Ben yine sustum çünkü ben sendikacı değildim. / Nihayet beni almaya geldiler / Ve artık beni kurtarmak için konuşacak kimse kalmamıştı."

* * *

Bu anıyı durup dururken bu köşede neden anlattım?

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları  Hastanesi'nde yaşayan kronik hastalar, iki ay önce alınan bir kararla hastaneden çıkarılıp Antalya'daki özel bir bakımevine gönderilmişler. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) üyeleri, geçtiğimiz perşembe günü başhekimlik önünde basın açıklaması yaparak uygulamayı protesto ettiler.

Aynı hafta içinde gelen bir çağrıya uyarak geçtiğimiz cumartesi günü Türkiye Sakatlar Derneği'nde yapılan bir toplantıda, Şirinevler'de bulunan Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi'nin, hemen yanına yapılan bir iş merkezinin inşaatından etkilenen ve boşlatılan bir bölüm ile, hizmet dışına çıkan ülkemizdeki tek "rehabilitasyon havuzu"nun kronik hastalar ile fiziksel engelliler açısından yarattığı sorunların nasıl aşılabileceği, neler yapılabileceği konusunu konuştuk.

Özel bir kontrol programıyla kontrol altına alınan lepralı hastaların, modern ve etkin bir şekilde tedavi ve rehabilitasyonlarını üstlenen, onlara sosyal destek sunan Lepra Hastanesi'nin önce "deri ve zührevi hastalıklar" hastanesine çevrilip, sonra da döner sermayeye yeterince gelir getirmediği için, lepralılara verilen hizmetlerin bir yana konulmasını da çok yakından izledim. Eğer anımsamıyorsanız, kapatılan Verem Hastaneleri'yle ilgili bilgileri de internetten yapacağınız küçük bir "tarama" ile bulabilirsiniz.

Herkesin yararlandığı  sağlık hizmetlerinin finansmanını sağlayan GSK-Genel Sağlık Sigortası'nın artık  "deniz bittiği" için kronik hastaların gereksindiği kimi ilaç ve tedavileri karşılamadığını da göz önüne alırsak, yukarıda anlattığım Almanya'da yaşanan bu küçük "anı"nın neden bu köşede yer aldığını sanırım anlamışsınızdır.

* * *

Sorunu görmek, anlamak, bilmek, hatta eleştirmek yetmiyor. Yargıtay Onursal üyesi Sevgili Çetin Aşçıoğlu'nun "mal praktice", yani "tıbbi kötü uygulama"  konusundan yaptığı tanımı burada yinelemek istiyorum: "Mal praktice, başka türlü yapma olanağı olduğu halde, somut durumda olduğu gibi davranmak ve bunun bir zarara yol açmasıdır."

Yapılan uygulamalar, hastalar açısından "sağlıklarını, bedenlerini belki de yaşamlarını  etkileyen olumsuz sonuçlara neden olmakta ve yakınlarıyla birlikte onlara zarar verilmektedir."

Buna dair yapılacakları  ortaya koymak ve gerçekleştirmek gerekiyor; sıra bize ve bizim sağlığımıza gelmeden hem de.

Medya da bu konuda fark edilmeyeni fark ettirmek, görünmeyeni göstermek görevini yerine getirmelidir.(MS/EÜ)

 

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
Mollom CAPTCHA
Yukarıdaki Resimde gördüğünüz karakterleri, altındaki kutucuğa yazınız. (Güvenlik için zorunlu)