Ölümcül Günaha Çağrı: Uyuşturucu Yasağı ve Otonomi Korkusu* / Thomas Szasz

Will Rogers “Amerika’da her şeyin bir sloganı vardır ve tüm laf kalabalığının şampiyonları sloganlardır” der. “Meclisin bile sloganları var ‘Mecliste uyumak varken neden evde uyuyasınız ki?’; ‘Politikacı olun-hiçbir vasıf gerektirmez’”(1).

Eklemek isterim Amerika’nın tüm laf kalabalığının arasında, sloganların da şampiyonları uyuşturucu ve tıp etiği ile ilgili olanlardır: “uyuşturuculara ‘hayır’ de” “yaşamın kutsallığı”, “kürtaj” “yaşama hakkı”, “ölme hakkı”, “tedavi hakkı” “tedaviyi reddetme hakkı”-bazıları birbiriyle çelişen ama yine de akılsız bir uyum içinde bir arada varolabilen sloganlar. Bedenlerimize, zihinlerimize ve kendimize ilişkin otonomi hakkı bir anlam ifade ediyorsa, bu anlam intihar hakkıdır. Kürtaj hakkı bir anlam ifade ediyorsa, bu da belirli bir ilacı kullanma ya da ondan uzak durma hakkıdır. Buna karşın bu haklar hiçbir normal Amerikalının onayladığı haklar değildir. Hatta intihar fobimiz öyle bir düzeydedir ki bunu bilmekten bile korkarız. 18 Mayıs 1992’de ABD Haberleri&Dünya Raporu’nda yayınlanan bir anketin sonuçlarına göre, Amerikalıların yüzde 71’i kütüphanelerin “intiharı tarif eden” kitapları yasaklamasını gerektiğini söylemiştir (2). Bu anlamda intihara teşvik edilme korkusu ilaç yasaklarının önemli fakat nadiren değerlendirilen bir yönüdür.

X’i yapabilme hakkı X’in ahlaki olarak takdire şayan bir eylem olduğu anlamına gelmez. Eşimizden boşanma, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz politikacılara oy verme, obez olana kadar yeme ve tüm paramızı piyangoya harcama haklarımız var. Bu anlamda intihar hakkı ifadesi de intiharın ahlaki olarak tercih edilebilir ve doğru bir eylem olduğunu ifade etmemektedir. Sadece devlet yetkililerinin yasaklama veya cezalandırma yoluyla kişinin kendini öldürme kararına müdahale edemeyeceğini belirtir. Birinin intihar etmesini engellemek isteyenler bunu kişiyi fikrini değiştirmeye ikna etmek gibi yollarla kendi güçlerine dayanarak yapmalıdır;

Gıda sektöründe serbest piyasa kuralları geçerli olduğu için, parasını ödediğimiz sürece istediğimiz kadar jambon, yumurta ve dondurma alabiliriz. İlaçlar için de serbest piyasa olsaydı, barbitüratlar, kloral hidrat ve morfini de parasını ödediğimiz sürece istediğimiz gibi satın alabilecektik. O zaman “ölüm doktorları”na ya da şiddet içeren intihar yöntemlerine başvurmak zorunda kalmadan ve “hastane” isimli binalarda uzatılmış, acılı ve lüzumsuz yere pahalı bir ölümle ölmek için zorla hayatta tutulma korkusu olmadan kolay, rahat ve kesin bir yolla ölme özgürlüğümüz olacaktı. Bu durumda bizi fazla tedavi eden, eksik tedavi eden, yeterince ağrı kesici vermeyen ve “ölme hakkından” mahrum bırakan doktorlardan, hemşirelerden, akrabalardan, hastanelerden ve mahkemelerden şikayet etmemiz gerekmeyecekti. (3)

“Ölme hakkı” fikri nerden gelmiştir? Nasıl olur da tüm canlıların kaçınılmaz biyolojik kaderi bir “hak” olabilir? Bu ifade ne anlama gelir? Aslında bu ifade ölmek üzere olan insanları modern biyoteknoloji marifetiyle hayatta tutan doktorların gösterilerine ilişkin tutarsız reddiyemizi yansıtmaktadır. Hekimler bunu neden yapar? Çünkü bilimin ve devletin onlara verdiği güç hoşlarına gitmektedir; çünkü bunu yapmaları yönünde mesleki ve ekonomik teşvikler vardır; çünkü hastanın da isteğinin bu olduğunu varsaymaktadırlar; çünkü hukuk ve sülale onlara hastayı “yaşatmak” için ellerinden geleni yapmalarını emretmiştir ve son olarak da yaşamı sürdüren desteği esirgemek hastayı isteyerek öldürmek olarak da değerlendirilebilir. Kısaca ölüm hakkına dair yaptığımız gevezeliğin sebebi, yaşamın anlamı üzerine ciddi ciddi düşünmektense, kışkırtıcı sloganlar gevelemeyi tercih ediyor olmamızdır. Bugün birçoğumuz için “yaşamın kutsallığı” denen şey gerçekten de tüm anlamını yitirmiştir. Bir noktaya kadar yaşama tutunuruz. Bu noktadan sonra ölme “izni” isteriz-bu ölmemizi engellemek konusunda kararlı olan insanlara bağımlı olduğumuza ilişkin hatalı bir dayatma oluşturan bir düşüncedir. Onların bu görevini reddetmek içinse, yaşam hakkımız (kürtaj karşıtı hareketin temel ifadesi) olduğu önermesini, görünürde aksini iddia eden ölme hakkımız olduğu ifadesiyle tamamlarız.

Lakin birbiriyle semantik bir zıtlık içinde bulunan bu iki hak arasındaki benzerlik yanıltıcıdır. Bu ikisi tamamıyla farklı varoluşsal seçimlere ve etik tereddütlere dayanır. “Yaşama hakkı” ifadesi, yaşamın doğal başlangıcını ifade eder ve doğmamış fetüslerin her birine koşulsuz olarak ait kabul edilir. “Ölüm hakkı” ise yaşamın doğal olmayan yollarla sonlandırılmasını ifade eder ve sadece ölüme mahkum hastalara atfedilir ve pratikte çoğunlukla hastanın yakınları tarafından kullanılır.(4)

Bu anlamda “ölüm hakkı” ifadesi sadece intihar konusundaki ürkekliğimiz ve bizi doğru zamanda doğru biçimde öldürecek doktorlara olan ihtiyacımız değil, daha temel olarak kendi bedenimize sahip olma ve bu sahipliğin getirdiği sorumluluk dolayısıyla da göstermeliktir. Kendilerinin ilaçlara erişimini yasallaştırmaktansa, doktorların onları öldürmesinin yasallaştırılmasını kabul eden Amerikalıların sayısı bu değerli mülke sahip olmanın getirdiği sorumluluğu sırtlamanın ne kadar zor olduğunu açıkça göstermektedir.

Dolayısıyla “ölme hakkı” ifadesi intihara ilişkin kalifiye olmayan bir hakkı (destekleyicilerinin asla belirtmediği bir konudur) ifade etmiyorsa o halde yaşamın medikalizasyonu ve tedavi sürecinin ölümcül kucağına koşarak atlamaya doğru bir adımdan başka bir şey ifade etmiyordur. Öte yandan eğer bu ifade intihar hakkını da kapsıyorsa o halde ölme hakkı uyuşturucu hakkını da içermek zorundadır. Fakat biliyoruz ki özellikle de ABD’deki birçok kişi intihar etme isteğini ve eylemini, bir hak değil, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir akıl hastalığı belirtisi olarak görmektedir. Ben intiharın insan doğasında olan bir seçenek olduğuna ve intihar etmenin temel bir insan hakkı ve bazen de ahlaki bir görev olarak ele alınması gerektiğine ve bu yönde bir beklenti veya riskin intihar eğilimi olan kişi üzerinde zorlayıcı bir denetim kurulmasını gerekçelendiremeyeceğine inanıyorum. Aynı zamanda bir hekimin bir hastayı ya da başka birini öldürüp bunu “ötenazi” diye adlandırmasını da ahlaki olarak yanlış buluyorum(5). Burada ölmekte olan bir hasta için “fişi çekmenin” mutlaka ahlaksız bir eylem olduğunu söylemeye çalışmıyorum; bunu yapmanın mutlaka tıbbi uzmanlık gerektirmediğini ve tıbbi bir müdahale olarak tanımlanmasının ve özellikle de hekimlere bahşedilmesinin hatalı olduğunu söylüyorum. Bize ölümcül ilaçlar verebilecek doktorlar istiyor olmamız, kendimize aynı ilaçları verirken alacağımız sorumluluktan kaçışımızı ortaya koymakta ve ilaçlara kendi erişimimizi talep etmek yerine doktorlara bizi öldürme hakkı verilmesini talep etmek, haklar ve uyuşturucular konusundaki söylemlerimizi boş ve anlamsız gevezeliklere dönüştürmektedir.

Şüphesiz ki kişiler eylem ve nesnelere yönelik haklarını geri almayı, söz konusu eylemlerin yürütülmesi ve nesnelere sahip olmanın sorumluluğunu alamayacakları sürece bekleyemezler. Kendi bedenimizin sahibiyet hakkını kaybetmiş olmamızın en önemli pratik sonucu ilaçlara kısıtsız yasal erişimimizken, kendi bedenimize yönelik haklarımızın en önemli sembolü de ilaçlara erişim hakkımızın yeniden kazanılmasıdır-şu ya da bu rekreasyonel ilaca değil, ayrım yapmaksızın tümüne. Bu noktada gerçek uyuşturucu sorunumuzla da yüz yüze geliyoruz-bugün Amerikalıların birçoğunun uyuşturuculara sınırsız erişimi istemiyor ve aksine bu fikirden ve olası sonuçlarından korkuyor olmaları. Kendi kendiyle çelişen bir sorgulamanın içine girmiş bulunmaktayız-doktorlar etkili bir şekilde ilaç kullanımını denetledikleri için kimsenin ilaçları “kötüye” kullanmadığı fakat aynı doktorlar ölmek isteyen ölümcül hastaları şefkatle öldürdüğü için herkesin mutlu ve acısız ölümlerle öldüğü bir Amerika. Anlamsızca sürünerek varılacak acılı bir ölümün korkusu, ilaçların serbest piyasasında yaşama korkusuyla birleştiğinde farmakolojik otonomiye ulaşma şansımız boşa çıkıyor-bu da tıpkı yediğimiz yiyecekler, okuduğumuz kitaplar ve inandığımız din konusundaki özgürlük ve sorumluluğun, aldığımız ilaçlara karşı da kabul edilmesidir.

(1) W.Rogers, “Slogans, Slogans Everywhere(1925)” Bryan B. Ve Frances N. Sterling, eds., A Will Rogers Treasury (New York: Bonanza Boks, 1982), 71

(2) “Banishing books?” U.S News & World Report, 18 Mayıs 1992, 76

(3) J. Sommerville, “Illınois task force issued model right-to-die bill,” American Medical News, 20 Nisan 1990, 20

(4) T.S. Szazs, Living With It (Buffalo; Promethous Books, 1991), 204

(5) T.S. Szazs, “The ethics of suicide (1971),” in The Theology of Medicine (Syracause: Syracause University Press, 1988), 68-85; “The case against suicide prevention,” American Psychologist 41 (July 1986): 806-12; and The Untamed Tongue: A Dissenting Dictionary (LaSalle, III.: Open Court, 1990), 245-52

*Political Pharmacology (1992) kitabından alınmıştır.

Çev: Özge D. Yılmaz

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
Mollom CAPTCHA
Yukarıdaki Resimde gördüğünüz karakterleri, altındaki kutucuğa yazınız. (Güvenlik için zorunlu)