Ne Sen Bunun Farkındasın, Ne Polis Farkında…/Alpaslan Aydın

Tekel Yaprak Tütün işletmeleri işçileriydiler. Parça parça satılarak tekelci sermayenin doğrudan sömürüsüne açılan Tekel işletmelerinin bakiyesinden, Tekel işçilerinin son temsilcisiydiler.

31 Ocak 2010; artık sadece depo işlevi gören bu işletmelerin kapanacağı; Tekelin tarihe karışacağı bir takvim yaprağından ibaret değildi. Aynı zamanda tekel işçilerinden geriye kalan 12,000 işçinin ve ailelerinin istikballeri de bu tarihte karara bağlanacaktı.  

Sömürü koşullarının mevcut haliyle devam etmesi bile kazanım anlamına geliyor; işçiler de sadece bunu talep ediyor ve kendilerine verilen “TEKEL ile ilgili düzenleme yapılırken, bu talebiniz değerlendirilecek” sözüne güveniyorlardı . Devletten umuyor, çoğunun oylarıyla iktidar olmuş bir hükümetin vicdanının da başka türlüsüne cevaz vermeyeceğini düşünüyorlardı.

Oysa sermaye egemenliğinin en basit kuralını yine unutuyorlardı ; sermaye egemenliğinde her hükümetin vicdanı sermayenin;  sermayenin vicdanı da burjuvazinin cüzdanıydı. Burjuvazi, hazır bir fırsat yakalamış; kazanılmış hakların gaspı imkânı doğmuşken, bunu değerlendirmeden yapamazdı. Üstelik var olana rızaya kadar geriletmiş olduğu hasmını, daha da geriye düşürmek; sadece tekel işçilerine değil, işçi sınıfının arayış içindeki bütün kesimlerine “mevcut hallerinin en iyisi olduğu” mesajını vermek için bundan daha iyi bir fırsat olabilir miydi?

Tekel Genel Müdürlüğü’nden işletmelere doğru fakslar çalıştı. İşletmelerden geriye ne kaldıysa tasfiye edilerek kapanacaktı. İşçilerden isteyenler, ihbar ve kıdem tazminatlarını alarak işsizliği, ya da 4-C statüsünde, yani modern kölelik koşullarında, başka kamu kurumlarında çalışmaya hak kazanarak,  650 YTL aylık ücreti; 10 ay çalışıp iki ay ücretsiz izin yapmayı; dönüşlerinde patronları iş akitlerini yenilemediğinde ise işsiz kalmayı tercih edebilirlerdi. Yani, ya kırk katır! Ya kırk satır!

İlk yaptıkları eylemlerden biri 5 Aralık günü İstanbul’da Sütlüce ve Hasköy motorlarının suya indirilmesi törenine katılan Erdoğan’a dertlerini pankart ve sloganlarla duyurmak oldu.  Başbakanın yanıtı çok açıktı:

“TEKEL’de depodan başka hiçbir şey yok. Burayı provoke etmeyin. Yatarak para kazanma dönemini kapattık. Üreteceksin kazanacaksın’’

Sadece yuhalayabildiler. Zaman daralıyordu. Belli ki daha fazla bir şey yapmak zorundaydılar. Sendikaları Tekgıda-iş’i göreve koştular; işyerlerinde bir araya gelip tartıştılar ve bir karar verdiler: Ankara’ya gidecekler; gerekirse meclise yürüyecekler ve haklarını almadan geri dönmeyeceklerdi. Bu uğurda “ölmek var, dönmek yok!tu.

İki hafta içinde hazırlandılar eyleme.

15 Aralık’ta battaniyeli, yağmurluklu sırt çantalarıyla, 106 otobüsle, Adana, Adıyaman, Amasya, Aydın, Batman, Bursa Bitlis, Denizli, Diyarbakır, Hatay, İstanbul, İzmir, Malatya, Manisa, Muğla, Muş, Siirt, Samsun, Tokat ve Trabzon'dan aktılar; Ankara’dan eyleme katılan sınıf kardeşleriyle birlikte 6,000 Tekel Yaprak Tütün işçisi, AKP Genel Merkezi’nin önünde buluştular.

Burada Tekgıda-iş Genel Başkanı Mustafa Türkel işçilere şöyle hitap etti:

“On binlerce TEKEL işçisinin, çocuklarının vebalı sizin iki dudağınızın arasındandır. İktidar partisi ve Sayın Başbakandan rica ediyorum, zalim olmak size yakışmaz. Sizden rica ediyoruz, bizi bu karda kışta ölümüz çıkana kadar burada bekletmeyin. ''

Ertesi gün burjuvazi, onları bölmeyi başarmış; önceki gece Atatürk spor salonuna polis marifetiyle doldurulan işçiler, Abdi İpekçi Parkı’na yönlendirilmiş lerdi. Polisçe kuşatıldıkları parkta toplananlar yürüyerek AKP binasının önünde toplanan kardeşleri ile buluşmak istediklerinde aldıkları karşılık biber gazı ve polis copu oldu. Eylemde kendiliğindenlik, dağınıklık egemendi. Kararlılıklarını ve uğradıkları haksızlığa karşı isyanlarını, aralarından en gözü karaları, soyunarak Ankara’nın ayazında boğazlarına kadar daldıkları parkın göletinde gösterdiler. Gölet etrafında bütün işçiler birikmiş; Sıhhiye meydanını sloganlarıyla inletiyorlardı :

Ölmek var, dönmek yok!

AKP Genel Merkezinin çevresi ise polislerden örülmüş bir kaleye dönüştürülmüştü. İşçiler bir gedik açmak için yüklendiler. Burada da biber gazı ve polis copları çalıştı. Bayılanlar yerlerde sürüklenenler… Bir işçi çıkardığı bıçağı kendi boynuna dayadı, Sıhhiye meydanında kardeşlerinin aynı anda sergiledikleri kararlılık eylemine böyle katıldı. Daha ileri gitmesine arkadaşları engel oldular.

Beklemeye başladılar.

Sendikadan haber geldi; AKP’nin önünü terk edeceklerdi. Polis, Abdi İpekçi Parkı’na kadar 3,5 saat sürecek yürüyüşün belirlenmiş güzergâhına doğru onları adeta sürüyordu. İşçilerin yarısını oluşturan kadın işçiler direngenlikleri ile göze çarpıyor; sloganları ile Çiftlik caddelerini inletiyorlardı :

Yan gelip yatmadık, vatanı satmadık!

Yan gelip yatmadık, gemicik almadık!

Ankara Ankara duy sesimizi! Bu gelen işçinin ayak sesleri!

Hükümet istifa!

Sıhhiye’ye doğru akan bu kararlı ve isyan enerjisiyle yüklü selin içinde, bir yerde iki kişi konuşuyordu:

Sevgili dost biliyor musun sizi sürdükleri Park, Ankara’ya yönelmiş bütün işçi eylemlerinin devletin kuşatmaya alarak söndürülmesiyle meşhur bir yerdir. Bunu daha yakında, İzmir’den buraya sizin gibi kararlılıklarını sergileyerek gelmiş Kent Aş işçileri yaşayarak gördüler. AKP önü, onların vicdanlarını, yani cüzdanlarını en fazla rahatsız edecek belki de yegâne yerdi; orayı terk ederek doğru yapmadınız. Kabul etmemeliydiniz. Bunu aranızda konuştunuz mu?

Hayır, konuşmadık.

Peki, eylemde bir dağınıklık ve kendiliğindenlik egemen, bu eylemi nasıl yürütüyorsunuz?

Sendika Genel Merkezi yürütüyor, iletişim işyeri temsilcileriyle, en çokta cep telefonlarıyla sağlanıyor. Sendika hükümetle görüşmelerde, orada sendikacılarla birlikte bulunmak üzere, her bölgeden bir temsilci seçti.

İşçiler, özellikle de kadın işçiler çok kararlılar. Ancak bu kararlılık ve baştaki enerji çok sürmez. Bunu hasımlarınız deneyimleriyle çok iyi biliyorlar. Bu yüzden sizi kuşatma altında enerjinizi tüketeceğiniz bir yere sürüyorlar; seçtikleri güzergâhın olabilecek en uzun güzergâh olması da bu yüzden, enerjinizin bir an önce tükenmesini sağlamak; içinizde kopmaları bir an önce başlatabilmek istiyorlar.

Peki, ne yapmalıyız?

 Sendikacıların nefesi bir yere kadar yetecektir. Bu eylemi sonuçlandırmak, bugün sergilediğiniz kararlılığı eylemin temel inisiyatifi yapmaktan geçiyor. Eylemin organizasyonu için kendi aranızdan bütün bölgeleri temsil edecek bir kurul oluşturup, her görüşmede yer alacağınız gibi, toplandığınız mekânlarda düzenli olarak eylemin gidişatını bir sonraki gün yapacaklarınızı kararlaştırmalı ve bu inisiyatifin öncülüğünde disiplinli hareket etmelisiniz. Sendikanın görevi ise bu inisiyatife tüm olanakları ile hizmet etmek olmalıdır. Buradan ancak böylesi bir örgütlülükle kazanımla dönebilirsiniz ve mutlaka bir kazanımla dönmelisiniz. Haklılığınız eyleminizi meşru kılıyor, oldukça önemli bir gücü, kadınlı erkekli, altı bin kararlı işçiyi bir araya getirmişsiniz ve bu sizin kendi geleceğiniz için son şansınız. Gücünüzü ve bu fırsatı doğru değerlendirmelisiniz .

Konuşmaya kulak kabartmış bir başka işçi soruyordu:

Bu kadar vicdansız olabilirler mi? Bizler sadece mevcut hakkımızın devamını istiyoruz! Devlet bu kadar, bunu veremeyecek kadar aciz mi? Hükümet bir sonraki seçimde bu işçinin aileleri ve yakınlarıyla birlikte vereceği oyu neden kaybetmek ister, bunun mantıklı bir açıklaması var mı?

Çok yerinde bir soru. Onlar elbette kaybedecekleri oyların hesabını yaparlar. Ama bugünkü öncelikleri bu değil; size, 12,000 Tekel işçisine, hakkınız olanı verdiklerinde, çoluk çocuğunun yarınki ekmekleri patronlarının iki dudağı arasında olan, ağır sömürü çarkının dişlileri altında sefalete terk edilmiş yığınların, hiçbir güvencesi bulunmayan milyonlarca kayıtsız işçinin baş gösterecek isyanından çekiniyorlar. Siz belki farkında değilsiniz, ama şu anda eyleminizle o sesiz çoğunluğu, uyuyan devi de temsil ediyorsunuz. Ayrıca yarıya yakınınız kürt emekçilerden oluşuyor. Ulusal kavgaların kör dövüşünde karartılan asıl mücadelenin bu eylemde somut olarak öne çıkması, işlerine gelmez. Size hakkınızı vermek, emsal teşkil edecek, kısaca işçi sınıfına “kötü örnek” olacaksınız. Hem nasılsa, seçime de var, o zamana kadar bugünü unutursunuz. Burjuvazi sizlerin daha önce defalarca kanıtladığınız gibi, hafızanızın da zayıflığına güveniyor.

Haklısın da, peki diğer çalışanlar neden bizi desteklemek için burada değiller?

 Sen özelleştirme karşıtı eylemler için neden sokağa çıkanların yanında olmadıysan onlar da o nedenle burada sokakta senin yanında değiller. Örgütsüzler ve korkuyorlar. Bu yüzden sizin başarınız çok önemli; diğerlerine cesaret ve özgüven verecek. Bunu sermaye ve onun hükümeti çok iyi biliyor. Siz de belki bu gerçeğin şimdi farkına varıyorsunuz.

Hava kararmış; 3,5 saatlik coşkulu yürüyüşün sonuna gelinmişti. Abdi İpekçi Parkı’nda işçiler gelen kardeşlerini “Hükümet istifa!” sloganları ile karşıladılar. Açlık grevi çadırı kurulmuş; içi işçilerle dolmuştu.

Parkta dört bir yerde ateşler yanıyor; karanlığın içinde alevlerin kızıl yalazları göğe yükseliyordu. Belli ki işçiler bunu ısınmak için değil, bütün gün sergiledikleri kararlılıklarını n bir işareti olarak yakmışlardı.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
Mollom CAPTCHA
Yukarıdaki Resimde gördüğünüz karakterleri, altındaki kutucuğa yazınız. (Güvenlik için zorunlu)