Gönül Yasası ve kibrin çılgınlığı / Ferda Keskin - Ömer Albayrak*

Onur Öymen’in demokratik açılım ön görüşmelerinde yaptığı konuşmayı ‘aklı başı yerinde’ hiç kimsenin içine sindiremeyeceği açık. Hatta durup düşününce böyle bir konuşma “aklın sınırları” içinde kalarak yapılabilir mi diye merak etmek de mümkün.

Bazen teorik olarak en ağır, anlaşılması en güç yazarlar ve metinleri ile kullandıkları kavramlar da gündelik hayat pratiğinde karşımıza çıkan çetrefilli hatta insanın zihnini dumura uğratacak kadar absürd durum ya da sorunları kavramada beklenmedik yardımlar sağlayabiliyor. Söz konusu olan felsefeyse eğer, bu tür yazar ve metinlerin bir listesini yapmaya kalktığınızda akla gelecek ilk isimlerden biri kuşkusuz Hegel olacaktır. Kendinden sonra gelen kuşakları çok derinden etkilemiş olsa da sadece söyledikleriyle değil söyleme tarzıyla da bu Alman filozof felsefe öğrencilerinin kâbuslarından biridir. Yine de, son günlerde duyduğumuz ve gördüğümüz şeylere Hegel sayesinde anlam verebilecek hale geldik.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 10 kasımdaki demokratik açılım ön görüşmelerinde yaptığı konuşmanın içeriğini ‘aklı başı yerinde’ hiç kimsenin içine sindiremeyeceği açık. Hatta durup düşününce böyle bir konuşma “aklın sınırları” içinde kalarak yapılabilir mi diye merak etmek de mümkün. Ama galiba ikinci tepki daha çok Aydınlanma’nın evrenselci akıl tarifinden kaynaklanıyor.

Oysa akıl ile sınırlarını tarihle ilişkilendirmeyi ‘akıl’ edip de aklın tarihin her aşamasında huzur, saadet ve hürriyet getirmediğini hatırladığınızda Hegel gibi bir çetin ceviz imdada yetişebiliyor.

Tarih dedik ve bunun birkaç nedeni var: Öncelikle Öymen konuşmasında tarihin bugününe yapılmak istenen hassas bir müdahaleye karşı çıkarken geçmişten örnek veriyor. Zira demokratik açılımın getirdiği barış teklifini reddederken Öymen’in kullandığı argüman, “Dersim isyanında ‘analar ağlamasın’ dendi mi” sorusunda özetleniyor.

İkincisi: 2009 yılının sonundayız. Aydınlanma felsefesinin siyasi uzantısı olan ulus-devletlerin kurulması ve aralarında hesaplaşması aşamasında soykırımların, etnik temizliklerin, toplu kıyımların, (sıcak ya da soğuk) dünya savaşlarının, daha yakın zamanlarda ise mikro milliyetçilikler yüzünden derin travmaların yaşandığı uzun bir dönemin ardından dünya yeni bir siyasi model bulma ve barış yolunda küçük de olsa bir adım atmaya heveslenmiş gibi duruyor. Dahası bu barış sadece ulus-devletlerin arasında değil, içlerinde de varolan şiddeti ortadan kaldıracak bir etki vaat ediyor. Ve bu tür şiddetten en çok canı yanmış toplumlardan birinin hükümeti de aynı yönde bir adım atmaya karar veriyor. Ama o toplumun ana muhalefet partisinin sözcüsü az önceki örneği veriyor. O örnekte hatırlatılan olaylarda ulusunu tesis etmek isteyen bir devlet kendi sivil halkının bir kısmını isyancıdır diye uçaklarla bombalamış, (daha sonra Dışişleri Bakanlığı yapmış bir tanığın anlattığına göre) mağaralara sığınan insanları zehirli gazla “fare gibi” itlaf etmiş, geri kalanlardan bazılarını da kitabına uysun diye yaşını büyüterek ya da küçülterek asmış. Bugün kalkıp da bu örnekte yaşananları salık vermek ‘akla’ sığar mı? Sığar. Hegel’e kulak verelim.

Tarih demiştik, ama böyle dememizin en önemli nedenini henüz söylemedik. Bilindiği üzere Hegel tarihselciliğin en önemli temsilcilerinden biridir ve her şey gibi aklın da bir tarihi olduğunu söyler.

Bu tarih, kendisini dünyanın tek efendisi gören aklın bu dünyayı gerçekte de fethetmeye çalışmasının tarihidir. Bu tarih boyunca akıl kendisini hem baktığı her yerde görmeye çalışacak hem de kendi eylemiyle gerçekleştirmeye koyulacaktır.

Hegel’in akıldan söz ederken onu hiç de yüceltecek ifadeler kullanmaması eleştirelliğiyle geçiştirilebilse de, onu bir ‘içgüdü’ olarak görmesi herhalde birçok kişiyi kızdıracaktır, özellikle de ‘aklın rehberliği’ne gönülden inanmış kimseleri.

Hegel’in ifadesiyle, nasıl ki hayvanın içgüdüsü yiyeceği arayıp buluyor, tüketiyor ve sonunda kendi varlığından başka bir şeyi ortaya koymuyorsa, akıl içgüdüsü de sadece kendisini arıyor ve sonunda bulduğu da yine kendisi oluyor. Ama bunu yaparken sadece bir içgüdü olduğundan, yani kendisini göremediğinden, kendi tarihselliğini hep unuttuğundan, kendisini hep şimdide sandığından, örneğin, 70 yıl önceki uygulamalarını bugün de çözüm olarak savunabiliyor, isterse bu bir katliam olsun. Peki, bu akıl, daha yakından bakıldığında, nasıl bir akıl? İlkin, kendini dünyada gerçekleştirmek isteyen pratik bir akıl. Dünyanın yanlış bir yer olduğunu, akıldan yoksun olduğunu varsayan, kendi eylemiyle de kendisini dünyaya yerleştirmeye niyetli bir akıl.

Bu bakış açısı kuşkusuz her eylemin ortak varsayımı olsa da (öyle ya, her şey yolunda ise eyleme ne gerek var?) kendinden son derece emin bu akıl, kendinden başka hiçbir mercii, düşünme biçimini doğru saymadığından, kendi gönlündeki ‘doğru’ yasayı dünyada gerçekleştirmekten başka bir çözüm görmüyor. Hegel’in “gönül yasası” adını verdiği bu akıl biçimi, “benim için doğru olan ve beni mutlu kılan herkes için doğrudur ve herkesi mutlu edecektir” varsayımıyla içinde yaşadığı toplumu herkesin despotluk altında acı çektiği, onun kurnaz papazları (hacıları, hocaları) tarafından kandırıldığı ve sömürüldüğü bir yer olarak görüyor ve kafasında kuruyor.

Kendileri için neyin doğru olduğunu bilmekten aciz bu ‘akılsızlar’ güruhu, kimi zaman bir torba kömüre oyunu satabiliyor. O halde gönül yasası bu insanları kurtarmalı...

Ama tek doğru yol gösterici olan bu yasa ne hikmetse kurtarmaya niyetlendiği başkalarınca hiç de rağbet görmüyor! Bu kadar medya desteğine, darbe tehditlerine karşın “göbeğini kaşıyan” yığın bu yüce aklın gönlündeki yasaya değil, kendi gönüllerindeki yasaya göre hareket ediyor ‘akılsızca’ bir biçimde. Kendi gönül yasasının başkalarınkinden üstün olmadığını, adamdan saymadığı başkalarının da kendi gönüllerinin yasası olabileceği gerçeğini kabullenmemekte direnecek bu aklın gidebileceği tek yer var Hegel’e göre, o da çılgınlıktan başka bir şey değil. Her gün daha da şaşırtıcı örneklerle karşımıza çıkan bu ruh haliyle ilgili düşünürken hangimizin aklından en az bir kez “çılgınlık” sözcüğü geçmemiştir ki? 10 kasım sabahı radyoda “keyifli günler” dilenmesine, aynı gün Meclis’te barışın konuşulmasına gösterilen tepki, dağın yamacına vuran bir gölge vesilesiyle düzenlenen törenler...

Ama son günlerde internette dolaşan öyle bir video var ki hiçbir açıklamaya, hiçbir çözümlemeye gerek bırakmıyor. Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Çağlayan’da düzenlenmiş (videoda yıl bilgisi yok) mitingdeki konuşmacı kadının şu sözleri, ‘aklın sınırları’ konusunda sayfalarca düşünceden daha öğretici herhalde: “Sen ki Atam can çekişen bir hastaya şifa vermek üzere Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi, adı konmamış bir peygambersin...”

Aslında bütün bu “akıl tutulması”nı bize önceden, hem de göstere göstere haber veren en göz önündeki işareti çok ciddiye almamıştık, oysa Şu Çılgın Türkler bir yüceltmeden çok bir durum tespitiymiş. Fakat, yine Hegel’e dönersek, bu çılgınlık kendisini asla çılgınlık olarak kabul etmeyecek bir kibir de içerdiğinden, tek çaresi bu çılgınlığı içinde yaşadığı topluma yansıtmak oluyor. Onu içinde olduğu büyük tehlikeye karşı uyarıyor (“?zınısım adnıkraf ninekilhet”), mitingler yapıp binlercesini meydanlara topluyor, eline geçirebildiğini rehabilite ediyor (başörtülü öğrencileri ikna seansları), eh hâlâ da uslanmazsa haddini bildiriyor. Elde kalan, akılsız insanlığı mutluluğa erdirme niyetiyle yola çıkmış, ama sonunda onların özgürlüklerini bizzat baskı altında tutan bir ‘gönül yasası’.

Son olarak: Hadi mesela Sevan Nişanyan’a o bozuk Türkçeyle hakaret ve ölüm tehditleri gönderen fanatiklerin; mitinglerde meydanları dolduran tahsilli (ve aldığı tahsilin doğası gereği şuursuz) faşizan orta sınıfın; sanatta bulamadığı popülariteyi popülist siyasete bulaşarak yakalamaya çalışan ressam, piyanist ve solistlerin; iktidara talip gazete yazarlarının yaşadığı çılgınlığı başka nedenlerle açıklayabildik diyelim. Peki, Öymen ve partisinin kurmaylarının resmî söylemi? Yine Hegel’e dönerek bu söylem CHP’nin ‘kendini tarih içinde gerçekleştirme’ sürecinin tamamlanmasını ifade ediyor diyebilir miyiz?  

* İstanbul Bilgi Üniversitesi-Fen-Edb. Fak.

Kaynak: Taraf

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
Mollom CAPTCHA
Yukarıdaki Resimde gördüğünüz karakterleri, altındaki kutucuğa yazınız. (Güvenlik için zorunlu)