DÜNYA GIDA ZİRVESİ: Tokların Dünyası Açlığı Tartışırken Saniyede 6 Çocuk Ölmeye Devam Ediyor!
Orta Asya’da bir araştırma kurumunda çalışırken bir grup Bangladeşli ve Hindistanlı bilim insanıyla karşılaşmıştım. Hallerine bakarak “yoksul ülkeden gelen aristokratlardır” bunlar diye kısa yoldan Marksist olduğumu ifade ettim. Laf uzamasın diye, beni lafa tutmasınlar diye. Ancak kısa bir tanışmadan sonra acık sözlülüğümüz karşılıklı olarak ortak dil kurmamızı sağladı ve sol damarlarımız karşılıklı elektik alıp verdi Gruptaki öğretim üyeleri Orta Asya’ya bir konferansa gelmişlerdi. Aralarında iktisatçı, kadın araştırmaları uzmanı, arkeolog ve benzeri mesleklerden insanlar vardı. Ben ise bölge uzmanı sayılan birisi olarak hemen sorulara adres oldum.
Sordular, nasıldır hayat Orta Asya’da diye.
Anlattım bir dizi şey. Sonra sözüm kesildi. Aralarından birisi Orta Asya’yı yoksul diye tanımlamam karşısında meraklı bir ifadeyle sordu:
“Yoksulluktan ne anlıyorsunuz? Biz burada yoksulluk görmedik”.
Bölgeyi iyi bilen bir araştırmacı olarak kendinden emin bir edayla yanıtladım: “Çünkü siz başkentin nezih semtlerinde dolaşıyorsunuz. Biraz kenar mahallelere, kırsal bölgelere giderseniz göreceksiniz yoksulluğu” dedim. Ekledim: “ Sovyet dönemindeki olanaklar artık yok, hastanelerde bakım paraya bağlı, üniversiteye sadece zengin çocukları gidiyor, çoğunlukla patates ve makarna tüketiliyor vs vs.”
Hiç unutmayacağım şu yanıtla devam etmişti sohbet: “İyi ama bizim ülkelerimizde (Bangladeş ve Hindistan) nüfusun önemli bir kısmı ortalama 35 saatte bir ancak öğün yemek yiyebiliyorlar.”
Söyleyen Marksist bir iktisat profesörüydü. Üzerine söz söylemedim. Hiç de unutmadım bizim yoksulluk dediğimiz şeyle onların yoksulluk dediği şeyler arasında nasıl bir fark olabileceğini.
Aslında bu sohbetten sadece iki yıl önce Sosyal Haklar Derneği’nin ilk bildirilerinden birisini kaleme alırken istatistikî bilgilere dayanarak dünyada 2 milyar insanın içilebilir temiz sudan ve bir milyar civarında insanın yeterli, beslenmeden mahrum olduğunu bizzat yazmıştım.
Ama yazmakla hissetmek arasında farkı o an anladım. Sanrımım hissetmekle yaşamak arasında da çok çok daha büyük bir fark var.
Bu hikâyeyi de sizlere yazmakla, hatta duygudaşlık kurup hissetmekle, gerçekten yaşamak arasındaki farkı anımsatmak için yazıyorum.
Tüm bunların yeniden gündem olması ise dünyada açlığın yeniden uluslararası bir zirvede ele alınıyor oluşu ve bu zirvenin ortaya serdiği acı gerçekler.
Günlük basını izleyenlerinizin bildiği gibi Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Zirvesi Roma’da başladı. Örgüt yetkilileri, bir milyar insanın, yani dünya nüfusunun altıda birinin gece aç yattığını söylüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü (FAO) direktörü Jacques Diouf, zirve öncesinde dünyadaki 1 milyar aç insana dikkat çekmek amacıyla 24 saatlik açlık grevi başlattı ve dünyanın her yerindeki “iyi niyetli insanları da bir günlüğüne kendisine katılmaya çağırdı” Bu çağrıya Genel sekreter Ban Ki Moon cevap verdi.
Ancak uluslararası örgütlerin görünüşte bile olsa sergiledikleri duyarlılığı dünya nimetlerinin yüzde sekenini elinde tutan zengin ülkelerin liderleri göstermedi.
Bu zirve bu bakımdan 21. yüzyılın nereye gittiğine ilişkin çarpıcı bir dönüm noktasıdır. Tarihin sonunu getiren neo liberal kapitalizmin ebedi zaferini ilan eden G-8 ülkelerinden ev sahibi İtalya’nın playboy başkanı dışında (o da mecburen) tek bir lider zirvede yüzünü bile göstermedi.
Konu yoksulluk olunca sadece Sarkozy, Brown ve Merkel değil, Obama ve Putin de kaçacak delik aradılar. Resmi çevreler zengin ülkelerin zirve sonunda yayınlanacak kararın taslak metninde yüzeysel değişiklikler önerdiğini, açlıkla mücadele için yeni vaatler sunmadığını, sorunluluk almadıklarını belirtiyor.
Zengin ülke liderleri bunu yaparken ülkesi fakir, kendisi zengin liderler ise gıda zirvesinde şov yapmayı eksik etmiyor.
Libya lideri Muammer Kaddafi’nin gecesi 60 Avroya topladığı 200 İtalyan stand kızına İslam anlatması gibi popüler bir şov yapamasa da, bizim başbakanımız da “ komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” diye söze girdiği konuşmasıyla dikkatleri iyi kötü üzerine çekti.
Başbakan Erdoğan’ın ifade ettiği “aç komşu” Türkiyeli yoksullar değil, o yoksullara sadece zırnık koklatacak “tok” finans ve sermaye grupları olsa gerek.
Bilindiği gibi bugün yaşanan açlık sorunu gıda üretiminin azlığından değil, yüksek fiyatlardan kaynaklanıyor. FAO tarafından kısa süre önce açıklanan rapor, 2009 yılında gıda üretiminin oldukça iyi olduğunu, ancak gıdada dışa bağımlı olan yoksul ülkelerin, yüksek fiyatlar nedeniyle gıda ithalatında büyük sorunlar yaşadığını ortaya koyuyor.
Nitekim FAO’nun gelişmekte olan ülkelerde tarımın geliştirilmesi için her yıl ciddi miktarda yardım yapılması çağrısının 192 katılımcı ülke tarafından oy birliği ile reddedilmesi ile birlikte, daha başlamasının üzerinden birkaç saat geçmeden zirvenin başarısızlığı ilan edilmiş oldu.
Zengini fakiri tüm ülkelerin kepazeliği bu sonuç.
Daha doğrusu ülkesi zengin de olsa fakir de olsa, hırsızlık üzerine bina edilmiş mülkiyetin temsilcisi olan hükümetlerin en ahlaksız ayıbı bu.
Bakın bu nokta emperyalizmin ne kadar içsel bir olgu olduğunu da bir kez daha gözler önüne seriyor. Emperyalizm ABD, AB ve G-8 vesairedir. Ama emperyalizm daha fazla yoksul ülkelerin yoksulluğundan sorumlu yerli-milli hatta anti-emperyalist görünenleri dahil içerdeki hükümetlerdir.
Emperyalizm içerdedir.
Dünya gıda zirvesi oylamaları da apaçık bunu gösteriyor.
Zirvede lider düzeyinde yüz göstermeye yüzleri olmayan G-8 ülkeleri günahlarının diyeti olarak küçük bir lütufta bulunarak, Temmuz ayında yapılan toplantılarında açlıkla mücadele için yoksul ülkelere sürekli mali yardım yapılması yerine, bu ülkelerde özel olarak tarımın kalkındırılması amacıyla 3 yıllık bir dönem için 20 milyar dolarlık bir yardım paketini onaylamışlardı. Ama Roma’daki zirveye katılan ülkelerin hiçbiri, FAO’nun yabancı yardım bütçelerinin yüzde 17’sini tarımın kalkındırılması için ayırma isteğini kabul etmedi.
Hükümetlerden kimisi bu yüzde 17’yi bile doğrudan cebe indirmek için kimisi de nasıl olsa yardımları deniz fenerine bakarak zaten dağıtacağız, siyasi arpalığımı elimden alma diye itiraz etti.
Tokların dünyası açlığı tartışırken bunların ne komşumuz ne de “biz”den olmadığını söylemeye lüzum bile yok.
Üstelik sayılar ne anlatabilirse işte ancak o soğuklukta, bir kez daha ifade edelim ki saniyede 6 çocuk ölüyor, ölmeye devam ediyorken!
Yorumlar
Yeni yorum gönder